Dünya bir kez daha tansiyonun yükseldiği bir döneme girmiş durumda. Özellikle ABD ile İran arasındaki gerilim, artık sadece iki ülkenin diplomatik anlaşmazlığı olmaktan çıkmış, bölgeyi ve dolaylı olarak tüm küresel sistemi etkileyen bir denkleme dönüşmüş halde.
Son dönemde yaşanan gelişmelere bakınca şunu görmek zor değil: Ortadoğu’da sular hiçbir zaman tamamen durulmuyor. Bir gün nükleer müzakereler konuşuluyor, ertesi gün Hürmüz Boğazı’nda hareketlilik artıyor, ardından karşılıklı açıklamalar geliyor. Bu döngü artık neredeyse alışılmış bir ritme dönüşmüş durumda. Ama alışmak, tehlikenin azaldığı anlamına gelmiyor.
ABD açısından mesele uzun zamandır “bölgesel istikrar” ve “deniz yollarının güvenliği” başlığı altında ele alınıyor. İran ise bunu çoğu zaman egemenlik, caydırıcılık ve kendi güvenlik algısı üzerinden okuyor. Yani iki taraf aynı olaya tamamen farklı pencerelerden bakıyor. İşin düğüm noktası da tam burada başlıyor.
Sahaya baktığımızda ise tablo daha karmaşık. Doğrudan bir savaş ihtimali her ne kadar yüksek sesle dillendirilmese de, vekalet savaşları, dolaylı çatışmalar ve zaman zaman yaşanan sıcak temaslar zaten bölgede düşük yoğunluklu bir gerilimin sürekli var olduğunu gösteriyor. Bu da aslında “barış var” demeyi zorlaştırıyor.
Ekonomik tarafı da göz ardı edilemez. Özellikle enerji hatlarının geçtiği bölgelerde yaşanan her kriz, sadece bölge ülkelerini değil, Avrupa’dan Asya’ya kadar geniş bir alanı etkiliyor. Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar, lojistik maliyetler ve sigorta riskleri derken, bir anda yerel bir gerilim küresel bir ekonomik probleme dönüşebiliyor.
Diplomasi ise bu tabloda en kırılgan alanlardan biri. Çünkü taraflar çoğu zaman masaya otursa bile, masa etrafındaki güven seviyesi oldukça düşük. Güvenin olmadığı yerde diplomasi de sınırlı bir hareket alanına sahip oluyor. Bu yüzden her yeni girişim, çoğu zaman temkinli bir bekleyişten öteye geçemiyor.
Aslında bütün bu yaşananlar bize şunu gösteriyor: Ortadoğu’daki krizler artık tek bir olay üzerinden değil, birikmiş gerilimlerin üst üste binmesiyle oluşuyor. Yani bir kıvılcım, yıllardır biriken çok katmanlı bir yapıyı harekete geçirebiliyor.
Bugün gelinen noktada en kritik mesele, tarafların ne kadar ileri gideceği değil, ne kadar geri adım atabileceği. Çünkü bu tür yüksek tansiyonlu ilişkilerde en zor şey tırmanmak değil, durabilmek.
Sonuç olarak ABD ile İran arasındaki gerilim, sadece iki ülkenin meselesi değil. Aynı zamanda küresel düzenin kırılganlığını da gösteren bir örnek. Ve bu tablo bize şunu hatırlatıyor: Uluslararası siyasette bazen en büyük kriz, patlayan savaşlar değil, sürekli patlama ihtimaliyle yaşamak zorunda kalan bir dünyadır.
Yorumlar